• BIST 82.166
  • Altın 147,844
  • Dolar 3,8195
  • Euro 4,0719
  • İstanbul 4 °C
  • Ankara 1 °C

TASAVVUF VE TARİKATLERİN DİN’DE YERİ VAR MI?

Bekir ÇÖL

Tasavvuf ehline sorarsan, sofi hayat İslam’ı özü, zübdesi, hakikati Hülasa her şeyidir. Halbuki yapılan araştırmalar göstermiştir ki Asrı saadette tasavvufun T’si bile yoktur. Hicri birinci asrın ikinci yarısından sonra Müslümanlar arasında çıkan nifak ve savaşlar fikri, itikadı ve ameli bölünmelere yol açtı. Bu bölünmelerin bir tarafında yer almak istemeyen bazı Müslümanlar, halk içinde kendilerini uzlete (Yalnızlığa) çektiler; dünya nimetlerini öteleyerek fakir hayatı yaşamaya başladılar. Bu tür yaşamaya girenlere Zühhad ve bu yaşayışa zühd hayatı dendi.

 

Bu zühd yaşayışın Müslüman çoğunluğun dikkatini çekmesi, rağbet etmesi neticesinde hicri ikinci asrın sonlarına ve üçüncü asrın başlarına doğru, İslam dinine başka dinlerden yeni girmiş bazı kimseler Sofi ismi ile sivrilmeye başladılar. Bu kişilerin etrafına toplanan bir kısım talebe, arkadaş, kardeş ve sair sıfatlar taşıyan bir kısım yarenler, başlarında ki bu şahısları ermiş, Veli Evliya, mürşit, şeyh gibi isimler takarak onların etrafında kümelenmeye başladılar. Bu şekil de hicri üçüncü asrın sonu ve dördüncü asrın başların da tarikatlar doğmaya başladı.

 

 

Tarikat şeyhliğine terfi eden ve evliya denen bu insanlar kendilerine bağlananlar tarafından ölçüsüz vazıyette övülmeye, yüceltilmeye; onlar için çeşitli kerametler uydurulmaya başlandı. Bu durumdan istifade eden şeyh efendilerde aşkı ilahi ile sarhoş olduklarını iddia ederek kendilerini şirke götüren sözler söylemeye başladılar.

Mesela: Bu taifenin ilklerinden olan Hallaç-ı Mansur, Babasının dini olan Zerdüşt inancından aldığı hulul itikadına göre, “Allah’ın kendine katıldığını ve Allah ile bir olduğunu iddia ederek “Ene-l Hakk” Haşa (Ben Hakkım, ben Allah’ım) demeye başladı. Zamanın şeriat alimleri, kadıları bir araya gelerek bu sözün cezasının ölümdür dediler ve fetvaları infaz edildi. Fakat İslam ile zerre alakası olmayan bu sapık inançlara kapılan Hallaç’ın müritleri o kafası kesilerek ve yüzülerek idam edildiğini, onun akan kanından bir yazı oluşarak “Ene-l Hakk” yazısı okunduğunu söyleyerek, kendilerine ben Hakkım diyerek açıkça şirke düşen şeyhlerini yüceltmeye devam ettiler ve hala bu propagandalarına devam ediyorlar.

Yine Evliyanı büyüklerinden kabul edilen Bayezid-i Bistami, aşk sarhoşluğuna kapıldığını iddia ederek “Ma azama şani” “Benim şanım ne yüzedir, Benim cübbemin içinde Allah’tan başka kimse yoktur” diyerek o da Haşa Allah olduğunu iddia etti. Kendine geldiğinde müritleri bu sözleri söyledin dediler. Bayezid’de onlara dedi ki: “Ben o sözleri bir daha söylersem beni kılıçlarınızla kesin” dedi. Müritleri de onun dediği gibi yaptılar, ama oda ne? Vurdukları kılıç şeyhlerini kesmedi. Bayezid dedi ki, “Ben aşk sarhoşu olunca Allah’la bir oluyorum, ikimizin arasında ayrılık, gayrilik kalmıyor, dolayıyla kılıçlarınız beni kesmedi. Ama şu anda kılıcınızı bana değirseniz keser dedi ve öyle oldu. Uydurdukları bu saçma-sapan küfür dolu keramet hikâyelerini günümüze kadar anlatarak geldiler ve binlerce Müslüman’ı kandırarak itikat ve imanlarını bozdular.

 

Üçüncü örnek: Evliyanı Padişahı kabul edilen Geylan’lı Abdülkadir var ki kerametinin hala devam ettiğine inanılır. Gençliğinde ateşli bir vaiz olan Abdülkadir Molla, halka yaptığı vaizlerinde, “Eğer cennete gitmek istiyorsanız elinizde dünya malı olarak neyiniz varsa Allah dostlarına verin ki kendinizi kurtarabilesiniz, yoksa yeriniz gayya kuyusu olur” diye korkutarak baya dünyalık topladı. Dünya nimetlerine sırt çeviren bu büyük velimiz, kaç tane kadınla evlendi bilmiyoruz ama 47 tane evlat sahibi oldu. Hatta başka bir rivayete göre bu 47 sadece erkek evlatlarıydı; kız evlatlarıyla beraber bu sayı yetmiş iki rakamına ulaşıyordu. Bu saye de etrafına toplanan mürit sayısı on binlere ulaştı ve onun şanına uygun bir sıfat buldular, artık onun adı “Gavs-ı Azam” olmuştu. Yani “en büyük yardım edici.” Gavs-ı Azam kabul edilen Abdlkadir Geylani, kendisine bağlananlara şöyle sesleniyordu: “Benim bir elim yerin altında, bir elim de Arşın üstündedir. Ben hayatta olayım ölmüş olayım fark etmez, başı darda olan bir sevenim dünyanın neresinde olursa olsun, “Medet-yetiş Ya Abdülkadir Geylani diye çağırırsa ben ona yetişir ve kurtarırım” der.

 

Hâlbuki Yüce Allah, Kur’an-ı keriminde “Ey iman edenler, sabır ve dua ile benden yardım isteyin” buyurmaktadır. (Bakara 153) Yine Yüce Mevla, her namaz rekâtında okuduğumuz Fatiha suresi 5. Ayetinde (Ey Rabbimiz!) “Yalnız sana ibadet-kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” diye söz vermemizi istemektedir.

Allah’ü Zülcelâl böyle açıkça benden yardım isteyin dediği halde bir fani-i beşer olan Geylanlı Abdülkadir çıkıyor, kendisini ilahlaştırarak ölmüş olsam da kıyamete kadar benden yardım isteyene yardım ederim demektedir. Bu inanışta olan günümüz tasavvuf ve tarikat erbabı da bu fikri savunuyor. Hatta milyonlarca taraftarı olan günümüzden bir sofi, “Kaç defa uçakta tehlike geçirdim, yetiş ya Geylani diye çağırdım, geldi uçağı tuttu ve bizi kurtardı diye insanları kandırmaya devam ediyor.

  • Yorumlar 2
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Dikkat! Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖZEL İÇERİK
    • Özel İçerik
    1/20
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Sivas Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 505 152 45 78