• BIST 3.179,99
  • Altın 988.035
  • Dolar 18.4995
  • Euro 18.1294
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 15 °C

1915 TE NE OLDU.ERMENİ MESELESİNİN BİLİNMEYEN DOĞRULARI

Abdülkadir ERKAHRAMAN

1915’te ne oldu?

1915’te Türkler ve Ermeniler arasında tam olarak ne olduğunu anlamak isteyen birisinin 1915 öncesinde ne yaşandığını araştırması gerekmektedir. 

Osmanlı İmparatorluğu dönemin İmparatorlukları gibi çok etnili, çok dinli bir topluluktu.

Türkler ile Ermeniler Anadolu’da sekiz yüzyıldan fazla bir süre barış içinde yaşamışlardır. Ermeniler Osmanlı toplumuna uyum sağlama konusundaki başarılarından ötürü 19. yüzyıla kadar Millet-i Sadıka olarak isimlendirilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun imtiyazlı tebaası konumundaki Ermeni toplumu, bakanları, büyükelçileri, belediye başkanları, sanayicileri ve iş adamlarıyla ön plana çıkmıştır. Ermeniler hiçbir biçimde etnik ve dini kökenleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kalmamıştır.

Osmanlı döneminde:

-29 Ermeni Paşa olarak en üst düzey idari görevlerde bulunmuş; - 22 Ermeni, aralarında Dışişleri, Maliye, Ticaret, Bayındırlık, Posta ve Telgraf Bakanlıklarının yer aldığı makamlarda Bakan olarak görev almış (örneğin; 1912-1913 yıllarında Ermeni kökenli Gabriel Noradunkyan Dışişleri Bakanlığı yapmıştır); -Birçok Ermeni tarım, nüfus sayımı ve iktisadi kalkınma alanları dâhil çeşitli işlevlere sahip idari birimlere başkanlık etmiş; -1876 sonrası Osmanlı Mebusan Meclisi’ne 33 Ermeni milletvekili seçilmiş; -7 Ermeni Büyükelçi ve 11 Başkonsolos ile Konsolos Osmanlı diplomasi teşkilatında hizmet etmiş; - Ermeni kökenli 11 üniversite öğretim üyesi Osmanlı akademik yaşamına değerli katkılar sağlamıştır. 

19. yüzyılın sonuna doğru, dönemin İtilaf Devletleri Ermenileri Osmanlı’ya karşı manipüle edilebilecek önemli bir araç olarak görmeye başlamıştı. Bu devletler, Ermenilerin azınlık olarak bulunduğu Doğu Anadolu bölgesinde, Ermenilere çelişkili bir biçimde kendilerine ait bir devlet kurma sözü vermişti.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı müteakip gerçekleştirilen Berlin Konferansı’nda Ermeniler çok önemli siyasi kazanımlar elde etmiştir. Konferans sonucunda kabul edilen Antlaşma’nın 61. Maddesi (Osmanlı Hükümeti, halkı Ermeni olan vilayetlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin Çerkes ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir) “Ermeni Meselesi”ni uluslararası gündeme taşımıştır.

1887 yılında İsviçre’nin Cenevre, 1890 yılında Gürcistan’ın Tiflis şehirlerinde sırasıyla Hınçak ve Taşnak Komitesi adı altında kurulan iki radikal devrimci Ermeni komitesinin ortaya çıkmasıyla birlikte, bu Komiteler tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli vilayetlerinde provokasyonlar ve yurtdışından finanse edilen isyanlar başlatılmıştır. İlk büyük Ermeni isyanı 1896’da Van’da çıkmıştır. Hükümetin bu isyanı bastırmasını müteakip Ermeni örgütler faaliyetlerine devam etmiş ve farklı şehirlerde birçok isyan çıkartmışlardır. 

Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa girmesi, bu devrimci gruplar tarafından büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Bu gruplar, işgalci Rus ordularıyla ve diğer dış güçlerle işbirliği içerisinde, Osmanlı ordusuna ve Müslüman sivillere cephe gerisinden saldırılar başlatarak ve sabotaj eylemlerine girişerek Osmanlı Hükümeti’ne karşı isyan etmiş ve Rus güçleri Mart 1915’te Van’a doğru hareket etmeye başlamıştır. 11 Nisan 1915’teki Sarıkamış Harekâtı başarısızlığı sonrasında, Van Ermenileri bu bölgedeki Türkleri katlederek şehrin Ruslar tarafından kısa sürede ve kolayca işgal edilebilmesine yol açan ve Van’daki Ermenilerce çıkartılan ikinci isyan niteliği taşıyan genel bir ayaklanma başlatmıştır. Sonuç olarak, Osmanlı Hükümeti 27 Mayıs 1915 tarihinde Tehcir Kanunu’nu çıkartmış, askeri açıdan stratejik konuma sahip yerlerde yaşayan Ermeniler savaş bölgesinden uzak diğer bölgelere sevk edilmiştir.

1915 Olaylarını tarihsel bağlamında analiz ettiğimizde, terörist saldırılar, isyanlar ve düşmanla işbirliği gibi muazzam iç ve dış tehditlere maruz kalan Osmanlı Hükümeti müdafaa tedbirlerine başvurmuş ve aldığı önlemleri artırmıştır. Dolayısıyla, sözkonusu önlemler önceden planlanmamış ve mutlak bir ideoloji temelinde herhangi bir siyasi amaç gütmemiştir. Buna karşın, sözkonusu tedbirler askeri ve güvenlik konularıyla bağlantılı gereklilikler nedeniyle uygulamaya konmuştur.

Askeri tarih uzmanları, askeri gereklilikler ve ayrılıkçı hareketlerin yarattığı tehditler nedeniyle Osmanlı Hükümeti’nin 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu’nu kabul etmek zorunda kaldığını belirtmektedir.

Belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, Ermenilerin sürgün edilmelerinin değil Osmanlı savaş bölgeleri dışındaki yerlere nakledilmelerinin öngörülmüş olmasıdır. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler, savaşın sona ermesini müteakip geri dönme haklarını muhafaza ederek Osmanlı coğrafyasındaki diğer bölgelere nakledilmiştir.

Ermenilerin nakledilmesine gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra başlanmıştır. Bu esnada, askeri harekâtların icra edildiği bölgenin dışında yaşayan Ermeniler bahsekonu tehcir kapsamına alınmamıştır. Böylece, İstanbul, Kütahya ve Aydın gibi şehirlerde yaşayan Ermeniler Tehcir Kanunu’ndan etkilenmemiştir. Bu nedenle, Osmanlı Hükümeti tarafından alınan karar herhangi bir ideolojinin uzantısı değildir.

Sözkonusu Kanun’da, tehcire tabi tutulan Ermenilerin güvenliğinin sağlanmasına yönelik her türlü tedbirin alınması öngörülmüş ve Ermenilerin muntazam bir biçimde tehcir edilebilmesi amacıyla Osmanlı Hükümeti gerekli güvenlik önlemlerinin alınabilmesini teminen, yerel makamları eğitime tabi tutmuştur. Buna ilaveten, Hükümetin talimatlarına uymayan ve Ermeni kafilelerine karşı suç işleyen resmi görevliler ile siviller, 1915-1916 yıllarında kurulan Askeri Mahkemelerde (Divan-i Harbi Örfi) yargılanmıştır. Mahkemeler, 1763 kişinin tutuklanmasına 67 kişinin idamla cezalandırılmasına hükmetmiştir. Sözkonusu davaya ilişkin belgeler Osmanlı arşivlerinde erişilebilir durumdadır. Tüm bu tedbirlere rağmen, savaş koşulları, yerel çeteler, yağma, yerel düzeydeki nefret ve intikam duyguları gibi faktörler nakledilen Ermeni kafilelere saldırılara yol açmıştır. Osmanlı Hükümeti bu tür olayları önleyebilmek adına çaba sarf etmiş ve nitekim devlet otoritesinin görece daha hâkim olduğu bölgelerdeki Ermeni kafilelere karşı yapılan saldırılar oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Savaş koşullarında gıda ve diğer yaşamsal malzemelerin yetersizliği, zor iklim şartları ve tifüs gibi salgın hastalıkların yayılması da can kayıplarının artmasına neden olmuştur. Esasen, sözkonusu süreç tüm Anadolu halklarının aynı kaderi paylaştığı bir dönem olup, Birinci Dünya Savaşı boyunca Anadolu’da çoğunluğu Müslüman sivil olan 3 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ayrıca, 1914 ve 1922 yılları arasında Ermeni çeteleri elinde can veren insanların sayısı 524.000’e yaklaşmıştır. 

Ermenileri yok etmeye hevesli ve katletmeyi amaçlayan bir devlet, Ermeni kafilelere karşı suç işleyen resmi görevliler ile sivilleri nasıl yargılayabilirdi? Ayrıca bu devlet Ermenilerin muntazam bir biçimde tehcir edilebilmesi için gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını öngören özel bir kanunu niçin çıkarmıştır? 1915 olaylarının “soykırım” olduğunu iddia eden çevreler bu sorulara cevap verememektedir. Öte yandan, bu soruların cevapları Osmanlı Devleti tarafından Ermenileri yok etmeye yönelik hiçbir kastın olmadığını ispat etmektedir.

Osmanlı döneminde, Ermeniler Osmanlı toplumuna ve bürokrasisine tamamen uyum sağlamıştır. Hatta, Tehcir Kanunu’nu kabul eden İttihat ve Terakki Komitesi’nin, iktidara gelişi sürecinde ve sonrasında, Ermeni gruplarla işbirliği içerisinde olduğu çok iyi bilinen bir gerçektir. 1908, 1912 ve 1914 yıllarında gerçekleştirilen genel seçimlerde birçok Ermeni İttihat ve Terakki Komitesi listelerinden milletvekili seçilmiştir. Bunlar arasından aynı zamanda İttihat ve Terakki Merkez Komitesi üyesi Bedros Hallaçyan iki kez Bayındırlık ve Ticaret Bakanı olarak hizmet etmiştir. 

Birinci Dünya Savaşı ertesinde, Osmanlı kamu görevlilerine karşı devam eden hukuki süreç bağlamında Ermeni iddiaları konusunda 1919-1922 yılları arasında yapılan tahkikatı müteakip, 144 üst düzey Osmanlı kamu görevlisi tutuklanmış ve yargılanmak üzere Büyük Britanya tarafından Malta Adası’na sürülmüştür.

Sözkonusu tutuklamalara zemin hazırlayan istihbari bilgiler daha ziyade yerel Ermeniler veya İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi tarafından sağlanmıştır. Dolayısıyla, sürgün edilen kişiler Malta’da tutuklu bulundukları sırada, Osmanlı başkenti İstanbul’da mutlak güç ve otoriteye sahip İngiliz işgal kuvvetleri, sürgündekileri suçlamak amacıyla çılgına dönmüşçesine kanıt bulmaya çalışmıştır.

Ancak, Osmanlı Hükümeti’nin, İttihat ve Terakki Komitesi mensuplarının ve Malta’ya sürülen Osmanlı kamu görevlilerinin Ermenilerin öldürülmesini tasdik veya teşvik ettiğine dair hiç bir kanıta ulaşılamamıştır.

Üstelik Amerikan ve Fransız arşivlerinde de bu hususta hiçbir kanıt bulunamamış ve Malta’da iki yıl dört ay süren bir tutukluluk sonrası, sürgünde bulunan herkes serbest bırakılmıştır. 

1915 olaylarını Holokost’la özdeşleştirme çabaları çerçevesinde, son zamanlarda çeşitli Ermeni gruplar, Birinci Dünya Savaşı boyunca tek parti olarak iktidarını elinde bulunduran İttihat ve Terakki Komitesi’nin Sosyal Darvinist bir ideoloji temelinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda baskıcı bir “Türkleştirme” politikası uygulamaya çalıştığını ve Ermenileri yok etmeyi hedeflediğini iddia etmektedir.

İttihat ve Terakki Komitesi konusu uzmanı birçok tarihçi sözkonusu argümanın tamamen mesnetsiz olduğunu, Komite’nin yekpare bir ideolojiye sahip olmadığını ortaya koymuştur. Holokost Avrupa toplumuna nüfuz eden yüzyıllık ırkçı bir ideolojinin dehşet verici bir ürünüdür. Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni tebaya karşı buna benzer ırkçı bir ideoloji hiçbir zaman var olmamış, Türkler ile Ermeniler arasında yönetim anlamında hiçbir ayrımcılık yapılmamıştır. 

Diğer taraftan, Osmanlı İmparatorluğu Şubat 1919’da İspanya, Hollanda, Danimarka ve İsveç Hükümetleri’ne diplomatik nota vermiş ve bu devletleri iki hukuk uzmanını görevlendirerek Ermeni katliamlarına ilişkin iddiaları araştırmak üzere bir soruşturma komisyonu kurmaya davet etmiştir. Ne yazık ki, bu girişim İngiliz müdahalesi nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. 

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin toplam sayısı kaçtır? 

Ermeni iddialarına destek verenler tehcir sırasında hayatını kaybeden Ermenilerin sayısını tarihsel gerçeklerin ötesinde abartarak gösterme gayreti içerisindedir. 

1914’te yapılan son Osmanlı nüfus sayımı verilerine göre nüfus sayımı sırasında Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Ermeni nüfusu toplam 1.295.000’dir. 

Askeri gereklilik çerçevesinde geçici bir süre için tehcire tabi tutulan Ermenilerin toplam sayısının 702,900 civarında olduğu tahmin edilmektedir. 

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin tümü hayatını kaybetti mi?

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin tümünün katledildiği ve yok edildiği iddiaları doğru olmaktan uzak olduğu kadar tarihsel gerçeklerle ve tarafsızlıklar bağdaşmamaktadır. 

Tehcir sırasında bazı Ermenilerin hayatlarını kaybettiği gerçeği yadsınamaz. Ancak, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, Ermeni diasporasının radikal unsurları tehcire tabi tutulan Ermenilerden hayatını kaybedenlerin sayısının 600.000 olduğunu iddia etmeye başlamış, daha sonra bu sayı önce 800.000’e ardından 1,5-2 milyona kadar çıkmıştır. 

Birinci Dünya Savaşı boyunca hayatını kaybeden Ermenilerin tam sayısını belirlemek mümkün değildir. Esasen, bu durum yalnızca Ermeniler için değil, Birinci Dünya Savaşı boyunca hayatını kaybeden İmparatorluğun tüm vatandaşları için geçerlidir. Osmanlı İdaresi’nin savaşlar sırasında ölüm kayıtlarını tutamamış olması sebebiyle, savaş boyunca ölenlerin kesin sayısını tahmin etmek mümkün değildir. 

Bu bağlamda, mümkün olan en iyi yaklaşım İmparatorluğun Ermeni kökenli vatandaşlarının toplam sayısını tahmin etmeye çalışmaktır. Böylece bu veriye dayanarak bazı istatistiki tahminler yapılabilir. 

Radikal Ermeni propagandasına katkı sağlamak amacıyla ortaya konan şişirilmiş ve gerçeğe aykırı rakamları bir kenara bırakırsak, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin toplam sayısını gösteren ve güvenilir kaynaklara dayanan istatistiksel veriler 1.056.000 ila 1.555.000 arasında değişmektedir. Bu veriler Osmanlı’nın son nüfus sayımında elde edilen yaklaşık 1.295.000 rakamıyla benzerlik göstermektedir. 

Talat Paşa, İttihat ve Terakki Komite’sinin 1 Kasım 1918 tarihinde gerçekleştirilen son toplantısında yaptığı konuşmada, ölen Ermenilerin toplam sayısının 300.000 civarında olduğunu ileri sürmüştür. 

Ermeni bağımsızlık hareketinin önde gelen şahsiyetlerinden Bogos Nubar Paşa, 1918’de Paris Barış Konferans’ındaki konuşmasında 280.000 Ermeni’nin Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülkede kaldığını ve 700.000 Ermeni’nin diğer ülkelere gittiğini belirtmiştir. 

Bahsekonu veriler, Birinci Dünya Savaşı boyunca 300.000’e yakın Ermeni’nin hayatını kaybettiği değerlendirmesiyle örtüşmektedir. 

1915 Olaylarına ilişkin tartışmanın sona ermesine yönelik Türkiye’nin önerisi nedir? 

1915 olaylarına ilişkin Türk ve Ermeni milletlerinin hafızaları arasında bir anlaşmazlık bulunmaktadır. Türkiye’nin kendi hafızalarını diğerlerine dayatma gibi bir amacı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, hiçbir kesimin de kendi hafızasını Türkiye’ye dayatma gibi bir hakkı yoktur. 

Türkiye Cumhuriyeti, 1915 Olaylarının tarihçiler tarafından incelenmesi gerektiği düşüncesini desteklemektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 10 Nisan 2005 tarihinde dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’a bir mektup göndermiş, bilimsel bir araştırma yaptırmak ve sonuçlarını açıklamak amacıyla tarihçiler ve diğer bilim insanlarından müteşekkil bir komisyonun kurulması teklifinde bulunmuştur. Kurulması öngörülen komisyonun, araştırmalarını Türk ve Ermeni arşivlerinde ve ayrıca üçüncü ülkelerin ilgili arşivlerinde yapması önerilmiştir. Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 13 Nisan 2005 tarihinde Ermeni iddialarına ilişkin yayınladığı bir bildiride, Başbakanımızın bahsekonu tarihi önerisine desteğini ifade etmiştir. Ne var ki, Başbakanımızın mektubuna Ermeni tarafından resmi bir karşılık almak mümkün olmamıştır. 

Türkiye ve Ermenistan arasında Ekim 2009 tarihinde imzalanan Protokol’ün öngördüğü tarihi boyuta ilişkin alt komisyon, 1915 olaylarına dair Türk ve Ermeni halklarının hafızaları arasındaki farkı gidermeyi amaçlamaktadır. Bu, iki halk arasındaki kardeşliğin yeniden canlandırılması ve adil bir hafızaya ulaşılmasına izin verecektir. 

Türkiye, sözkonusu alt komisyonun 1915 olayları hakkında adil bir hafızaya ulaşılmasında önemli bir rol oynayacağına inanmaktadır. 

Türkiye, Türkler ve Ermeniler arasında barış temelli bir ortak geleceğin ancak diyalog yoluyla kurulabileceğine inanmaktadır. 23 Nisan 2014 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve 20 Nisan 2015 tarihinde Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından 1915 olayları hakkında yayınlanan mesajlar bu husustaki anlayışımızın göstergeleridir. Bu mesajlar, vicdani duruşumuz ve insanı yaklaşımımızı yansıtan ileri yönde atılmış diğer önemli adımlar takip etmiştir. 

Bu anlayışla, Türk Hükümeti, 1915’te yaşanan kayıpları anmak üzere, İstanbul Ermeni Patrikhanesi tarafından 24 Nisan 2015 tarihinde düzenlenen ayinde temsil edilmiştir. Ayin esnasında okunan Cumhurbaşkanımızın mesajı, tüm Osmanlı Ermenilerine seslenmiştir. Bu tarihi bir dönüm noktasıdır. Ayrıca, Ermeni kültürel varlıklarının korunması ile Osmanlı/Türk kültürüne değerli katkılar sağlayan Ermeni şahsiyetlere hak ettikleri değerin verilmesi yönelik çalışmalar da kararlılıkla sürdürülmektedir. 

Osmanlı dönemine ait arşivler ne durumdadır, araştırmacıların kullanımına açık mıdır?

Osmanlı arşiv sistemi, bilimsel tarihi araştırmalar ve arşiv araştırmaları alanında bugün bile örnek olarak gösterilen, Osmanlı devletinin tarih sahnesine çıkışından bu yana korunan sistematik bir kayıt sistemi temeline dayanır. İmparatorluk yönetimi, tüm idari kararların kaydının tutulmasında ve devlet aygıtı içerisinde arşivlenmesinde her daim son derece duyarlı ve hassas bir şekilde hareket etmiştir. 

Bu bağlamda, Osmanlı döneminden miras alınan tüm arşivler, bugün Başbakanlığa bağlı bir birim olan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bünyesinde olup, İstanbul’da bulunmaktadır. Arşivler tüm araştırmacılara açıktır. 

Osmanlı arşivlerine yönelik “açık olmadığı ve araştırmacılara verilen izinlerde seçici hareket edildiği” şeklindeki iddiaların tamamen uydurma olduğu unutulmamalıdır. Ermeni iddialarını destekleyen araştırmacıların dahi bu arşivlere sınırsız bir şekilde erişebildiği ve araştırma yapabildiği dikkate alınmak suretiyle bu tür iddiaların doğru olup olmadığını görebilir.

Gelişmiş bir katalog ve arşiv kayıt sistemine sahip Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde araştırma yapmak isteyen kişiler, başvuru usulüne ve başvuru dokümanlarına şu bağlantıdan ulaşabilir. internet sitesi: www.devletarsivleri.gov.tr

Ermenistan’daki veya üçüncü ülkelerdeki Ermeni arşivleri ne durumdadır?

1915 olaylarına ilişkin iddialar ve süregiden tartışma bağlamında kapsamlı bir tartışma yapılması için son derece önemli olan Ermenistan Arşivleri, araştırmacılara seçici bir şekilde izin vermektedir. Basından takip edildiği kadarıyla, Ermeni Devlet Arşivleri’nin tümü, “sınıflandırmanın henüz tamamlanmadığı” gerekçesiyle araştırmacılara açık değildir. 

Diğer taraftan, önemli yazışmalar barındırdığı düşünülen “ABD’deki Daşnak Arşivleri” ve “Kudüs’teki Arşivler” gibi üçüncü ülkedeki Ermeni arşivleri, sadece Ermeni araştırmacılara ve sadece sınırlı bir şekilde açıktır.

Milliyetinden bağımsız olarak, 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenemeyeceğini iddia eden bir araştırmacının sözkonusu arşivlerde çalışma yapması mümkün değildir. 

Soykırım nedir?

Soykırım, dar bir hukuki kavram olup, 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde (1948 Soykırım Sözleşmesi) açıkça tanımlanan uluslararası bir suçtur. Türkiye bu sözleşmeye taraftır. 

1948 Soykırım Sözleşmesi’ne göre, soykırım sözkonusu sözleşmede buyurulan eylemlerden, kısmen veya tamamen bir ulusu, etnik grupları, ırkı veya dini grubu ortadan kaldırmak üzere özel kasıtla (dolus specialis) işlenen biri olarak tanımlanabilir. 

1948 Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bir kimseyi soykırım suçuyla suçlamak için, suçun bu Sözleşmede tanımlandığı şekilde işlenmiş olduğunun yetkili bir mahkeme tarafından hüküm altına alınması gerekmektedir. 1948 Soykırım Sözleşmesine göre, bu mahkeme suçun işlendiği ülkede bulunan bir ulusal mahkeme de veyahut eylemi “soykırım” olarak tanımlamak için yargısal yetkiyi haiz ve tarafların üzerinde anlaştığı uluslararası ceza mahkemesi olabilir. 

Keza, dünya üzerinde bilinen soykırım örneği olan Holokost vakasında, Yahudilere ve Romanlara karşı işlenen suçlar, özellikle iddia edilen suçlar için oluşturulan Nüremberg Mahkemesi’nin hükmüyle tespit edilmiştir. 

Benzer şekilde, suçluların cezalandırılmasıyla görevlendirilen Srebrenitsa ve Ruanda Mahkemeleri’nin kararlarıyla iki olay da soykırım olarak kabul edilmiştir. 

Buna göre, yetkili bir mahkeme kararının yokluğunda soykırım iddiası ileri sürülemez ve hukuki temelde savunulamaz. Bu anlamda, yetkili mahkeme kararlarına dayanmayan “soykırım iddiaları” yasal geçerlilikten yoksun temelsiz iddialardan öteye gidemez. 

Bu bağlamda, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) 3 Şubat 2015 tarihinde Hırvatistan-Sırbistan davasında verdiği kararla 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne başvurulmasına ilişkin şu hususları not etmiştir: 

1948 Soykırım Sözleşmesi’ne, yürürlüğe girdiği tarihten önce vuku bulan olaylar için geriye dönük olarak başvurulamaz. 

UAD’nin 2007 yılında verdiği Bosna Hersek-Sırbistan davasına atıfla; 

→Bir devletin soykırım suçu işlememe yükümlülüğünü çiğnemesi sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlanan soykırımı işlemiş olması gerekir. Bu durumda soykırımın varlığı, onu ileri süren tarafça ispatlanmalıdır. 

→Soykırımın varlığını ortaya koyabilmek için gereken özel kastın (dolus specialis; bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi) kanıtlanabilmesi için ihtiyaç duyulan eşik çok yüksektir. 

→ Bir grubun üyelerinin tehcire ya da yer değiştirmeye tabi tutulması, bu grubun ille de yok edilmesi anlamına gelmez. Bu yok etme de yer değiştirmenin kendiliğinden bir sonucu değildir. 

Bu yüzden, başta parlamentolar olmak üzere yetkili olmayan kuruluşlarca alınan kararlar, soykırım suçunun kesin tanımının sulandırılması ve netice, soykırım kavramının istismar edilmesi riskini de barındırmaktadır. Bu durum ise ifade özgürlüğü ile bilimsel araştırma özgürlüğünün ihlalini oluşturmaktadır. 

Türkiye’nin genel olarak soykırıma yönelik konumu ve politikası nedir? 

Türkiye’nin “soykırıma” ilişkin konumu ve politikası açıktır. Türkiye, 1948 Soykırım Sözleşmesi’ni ulusal parlamentolarında onaylayan ve soykırımı kendi hukuk sisteminde suç olarak kurumsallaştıran ülkelerden biridir. Türkiye, bu tür suçları işleyen veya işlenmesinde rol oynayan suçluların araştırılması ve cezalandırılması çabalarına katkı sağlamaktadır. 

Uluslararası toplumun saygın bir üyesi olarak Türkiye, BM başta olmak üzere, bu konuyla ilgili tüm platformlara katkı sağlamaktadır. 

Bu anlayışla, Türkiye, 11 Eylül 2015 tarihinde BM Genel Kurulu’nda oybirliğiyle kabul edilen ve 9 Aralık tarihini “Uluslararası Soykırım Kurbanlarını Anma ve Soykırım Suçunu Engelleme Günü” olarak belirleyen BM kararının eş-sunucularından biridir. 

Ayrıca, Türkiye, en büyük Nazi kampı Auschwitz-Birkenau’nun kurtarılışının yıldönümü olan 27 Ocak gününü Uluslararası Holokost Anma Günü olarak belirleyen 2005 yılındaki BM Genel Kurulu kararının eş-sunucularından biridir. 

Türkiye, 2008 yılında bu yana gözlemci üyesi olduğu, ulusal ve uluslararası düzeyde Holokost eğitimi ve araştırmalarını desteklemeyi amaçlayan hükümetler arası bir organ olan Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) faaliyetlerine etkin bir şekilde katkı sağlamaktadır. 

Türkiye’de 1915 olaylarını soykırım olarak nitelemek bir suç mudur ve bunu iddia edenler ceza soruşturmasıyla mı karşılaşır?

Türkler ve Ermeniler 1915 olaylarına ilişkin ihtilafın arka planına ilişkin farklı anlatılara ve kişisel hafızalara sahiptir. Biz 1915 olaylarını bir “soykırım” olarak tanımlamıyoruz ve bu trajik olayların bahsederken bu terimin kullanılmasını kabul etmiyoruz. 1915 olayları Türkiye’de bir tabu değildir. Birbirinden ayrılan anlatıları savunmak ifade özgürlüğü bağlamında yasaldır. Ermeni görüşünü destekleyen kitaplar, tartışmalar, makaleler Türkiye’de sıra dışı değildir. Bu durum, son yıllarda Avrupa Birliği tarafından yayınlanan İlerleme Raporlarında da açıkça ifade edilmektedir. 

Bununla beraber, AB üyesi de olan bazı Avrupa ülkeleri, “soykırımın” inkârını suç kabul eden yasalar kabul etmiştir ve uluslararası hukuk ve tarihi gerçekleri görmezden gelerek bu yasaları 1915 olaylarına da uygulamaktadır. Siyasi kazanım elde etmeyi amaçlayan ülkelerdeki bu tip çabalar, demokratik toplumların temel değerlerinden biri olarak kabul edilen ifade özgürlüğüne karşı ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. 

Bu noktada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından karara bağlanan Perinçek-İsviçre davasını hatırlamak gerekir (Büyük Daire kararı, 15 Ekim 2015; ilk Daire kararı, 17 Aralık 2013). Bu dava, sadece 1915 olaylarının nitelendirilmesine ilişkin Türk yaklaşımını benimsediği için değil, demokrasinin temel sütunlarından biri olan ifade özgürlüğüne olan bağlılığı teyit ettiği için de tarihi niteliktedir.

Dava çerçevesinde AİHM, 1915 olaylarının hukuki olarak "soykırım" şeklindeki tanımlanamayacağı yönündeki inancı sebebiyle, İsviçre'nin Doğu Perinçek'in ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğine hükmetmiştir.

Dava, 1915 olaylarının hukuki karakterinin kamu çıkarını ilgilendiren meşru bir tartışma konusu olduğunu teyit etmiştir. Buna göre, her bireye, Osmanlı tarihine ilişkin kendi düşüncelerini özgürce ifade etme hakkını kullanabilme ve Ermenilerin yaşadığı acıları "soykırım" dışında da nitelendirebilme konusunda izin verilmesi gerekir.

AİHM'nin de vurguladığı üzere, 1915 olaylarının hukuki olarak soykırım şeklinde nitelendirilmesini reddetmek tek başına Ermeni halkına yönelik nefretin kışkırtılması anlamına gelmemektedir. 1915 olaylarının hukuki açıdan soykırım şeklinde nitelendirilmesine karşı çıkmak Holokost'u inkâr etmekle bir değildir. Holokost’un inkârı günümüzde antisemitizmin temel aracıyken, bugün "Ermeni-karşıtlığı" gibi bir olgu bulunmamaktadır. 

Fransız Anayasa Konseyi, 8 Ocak 2016 tarihinde AİHM'nin Perinçek davasını takip eden ve esas alan bir karar vermiştir. Bu karar da, 1915'in, Holokost gibi yetkili bir mahkeme kararıyla ortaya koyulan soykırım suçuyla bir olmadığı bir kez daha teyit edilmiştir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Dikkat! Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖZEL İÇERİK
    1/20
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2008 Sivas Bülteni | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 05051524578 ( Menderes APAYDIN )